Gelenek ve göreneklerimize sıkı sıkıya bağlı olan bir millet olarak, bu özelliğimizi de her alanda göstermeyi seviyoruz sanırım. Mesela düğünler. Âdetlerimiz, yapılması gerekenler Hindistan düğünleriyle kapışır.
Önce evlenecek bir eş adayı bulmamız gerekiyor tabii. Bizim hayat tarzımıza, kriterlerimize uygun mu diye bakmamız, bulduğumuzda da yine de iyi bir araştırmamız gerekiyor. Devir kötü, emin olmak lazım. Ama inanın ki bu en kolay kısmı.
İşin içine aileler girince durum daha da karmaşık hale geliyor. Bizde kız isteme var bir kere. Alırız çiçeğimizi, çikolatamızı ve kızı istemeye gideriz. Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızı oğlumuza isteriz. Tuzlu kahveler, halının üstünde stresten bir araya gelen ayak başparmakları, kızın büyüğünden gelecek onay sözcüğünü duymayı beklerkenki o tedirgin bekleyiş...
Baba kızı verdikten sonra yüzükler takılır.
Geldik mi en cafcaflı kısma:
Düğün telaşesi. Pardon; söz, nişan, kına, düğün telaşesi. Tahmin edemeyeceğimiz kadar çok ritüelle karşı karşıyayız. Bunların içerisinde tabii ki kurulacak ailenin, evin eşyaları ve masrafları da var. Her şeyi ayarladık, düğün günü geldi çattı. Kızı evinden almaya gittiniz. Ama o da nedir? Gelinin kapısının önünde kardeş, yenge, arkadaş…Herhangi birisi. Kapı açılmıyor! Neden açılmıyor? Kapı açma parası. Sokakta zarflarla dağıtılan liraların üstüne bir de kapı açma parası. Sandık parası da deniyor galiba. İşte burada duralım.
Bu devirde Avrupa’ya gelmek, göç etmek, yerleşmek, yeni bir hayat kurmak isteyenin hâli de işte bu düğün serüveni kadar vahim. Hem psikolojik hem ekonomik hem de sosyal bir mesele olması hasebiyle sanki o ülkeyle evleniyor gibiyiz.
Önce kendimize uygun bir ülke seçiyoruz. Tahsilimize, yapacağımız işe uygun, bizi kabul edebilecek bir ülke...
O ülkede bizi işe alabilecek bir şirket, öğrenci olarak da kabul alabileceğimiz bir üniversite araştırıyoruz. Tabii ki dikkatli seçmemiz gerekiyor. Çünkü başta yapacağımız bu seçim bizim bütün sürecimizi etkileyecek. Ve evet, en kolay kısmı da burası.
İşin içine devletler girdiğinde süreç tam bir kaos haline geliyor. Vize almak için bile ülkeler artık aracı kurumlar koyuyorlar bizlerle aralarına. Kendileriyle muhatap olamıyoruz. Yani Allah’ın emri, peygamberin kavliyle yüz yüze bir vize isteyemiyoruz.
Sosyal medya şakalarını hak edecek seviyede belgeleri topluyoruz. Bize verilen listede her maddeyi hazırladığımızı zannederken, randevuya gittiğimizde mantık yoluyla “lazım olabilecek” belgeleri de hazır etmemiz gerektiğini öğreniyoruz çoğu zaman. Eksik belge sebebiyle işlemlerimiz uzayabiliyor, ertelenebiliyor. Zorlukla aldığımız randevu tarihi, daha ileri bir tarihe alınabiliyor.
Uçak biletleri, konaklama masrafları, vize ücreti derken epey bir birikimi gözden çıkarıyoruz. Hatta bir güvencemiz, bursumuz yoksa bir yıllık yaşam maliyetimizi tek seferde hesabımızda göstermemiz gerekiyor. Vize belgelerimiz yerine ulaştı mı, onu bile öğrenmek bir sabır savaşı. Cevap mektubunun gelmesi bazen aylar sürebiliyor. O aylar içerisinde belki bizim anlaştığımız kurumla olan tarihlerimiz geçmiş bile olabiliyor.
Zor, ama imkânsız değil. Vizemizi aldık diyelim. Konfor alanımızdan çıkıp yeni bir hayata yelken açıyoruz. Sosyal medya anlatılarından duyduklarımız kadarıyla biliyoruz dış dünyayı. Kimlerle, hangi engellerle, hangi zorluklarla karşılaşacağımızı ancak yaşayarak öğreniyoruz. Aslında sıfırdan doğup bir hayat oluşturuyoruz kendimize.
Bu karmaşık duygu ve psikoloji içerisinde, en azından bu vize süreçlerinin bitmiş oluşunun rahatlığıyla uçmak isterken bir el sizi tutuyor. Onca masraf ve sıkıntının üstüne, kapıda duran memur size şunu soruyor: “Harç pulunu yatırdınız mı?” Emsali görülmemiş bir uygulama. E, geleneklerimizi yaşatıyoruz vesselam. Uçağa giden yolun kapısı açılmıyor. Neden açılmıyor? Yurt dışı çıkış harç pulu. Kapıdan çıkabilmek için kendi devletimize sandık parası veriyoruz.
Bütün bu levelleri de atladıysak, tebrikler: yeni hayatımıza adım atabiliriz.
Velhasılı, en azından kızı istemeye giderken babasının “Verdim gitti.” diyeceğini biliyoruz.



