Bir zamanlar evlere misafir geldiğinde çocuklar ayağa kalkardı. Büyüğün odaya girmesi, saygının ayaklanması demekti. Sofrada önce büyüğün başlamasını beklemek, konuşurken başkalarının sözünü kesmemek, biri su isterse kalkıp uzatmak — bunlar sadece davranış değildi, bir terbiyenin, bir zarafetin sessiz diliydi.
Bugün çocuklarımız akıllı, bilgili, hızlı… Ama bazen nezaketin yavaş ritmini kaybediyoruz. Bir “hayırlı sabahlar” eksiliyor sabahlardan, Bir “teşekkür ederim” unutuluyor cümlelerin sonunda. Yerine ekran ışığı geçiyor göz teması kurmanın sıcaklığı yerine.
Adabı muaşeret, aslında bir ahlâk değil, bir farkındalıktır. Birinin konuşmasını bölmemek, sofrada telefonla oynamamak, teşekkür ederken gözlerinin içine bakmak… Bunlar küçük gibi görünen, ama insanın iç dünyasını yansıtan büyük davranışlardır.
Saygı, baskıyla değil, örnekle öğrenilir. Bir çocuk, anne babasının birbirine “lütfen” dediğini duyarsa, o kelimenin içindeki inceliği hisseder.
Bir anne babanın yaşlı bir komşuya gülümseyerek selam verdiğini görürse, o gülümsemenin insanı nasıl onardığını fark eder.
Biz çocuklarımıza çok şey bırakıyoruz, oyuncaklar, kıyafetler, cihazlar… Ama en değerlisini bazen unutuyoruz: görgüyü, nezaketi, zarafeti.
Oysa bir çocuğa “biri konuşurken dinlemeyi” öğretmek, ona dünyanın bütün dillerini öğretmekten daha kıymetlidir.
Çocuklarınıza öğretin. Ayağa kalkmayı, teşekkür etmeyi, göz teması kurmayı, dinlemeyi, beklemeyi… Çünkü adabı muaşeret sadece davranış biçimi değil, insan olmanın en sade, en güzel halidir.



